Telefon nerede?
Trans Selene sabah gözlerini açtığında çoğu zaman daha yataktan kalkmadan bunu düşünüyordu. Saat kaç olmuş, hava nasıl, kahvaltıda ne yiyecek… bunlar sonra gelirdi. İlk mesele telefondu. Yastığın yanında mı, şarjda mı, gece yere mi düştü? Ekranı görmeden güne başlaması artık ona tuhaf geliyordu.
İzmir’te yaşayan Selene başlarda bunu hiç problem olarak görmemişti. Zaten günümüzde kim telefonuna bakmıyor ki diyordu. Mesajlar, sosyal medya, haberler, fotoğraflar, arkadaşlarla konuşmalar derken telefon hayatın içinde. Buraya kadar tamam. Fakat Selene’de iş biraz başka bir hâl almaya başlamıştı.
Telefonu yanında olmadığı zaman huzursuz oluyordu.
Şarj yüzde 20’nin altına düşünce gözü sürekli pil göstergesine gidiyordu. İnternet birkaç dakika çekmese telefonu uçak moduna alıp tekrar çıkarıyor, Wi-Fi arıyor, mobil veriyi kapatıp açıyordu. Bazen ortada hiçbir bildirim olmadığı hâlde ekranı kontrol ediyordu.
Bir gün kendi kendine, “Ben telefonu mu kullanıyorum yoksa telefon mu beni kullanıyor?” dedi.
Fakat dedi ve yine telefonuna baktı.
Uyanınca telefon, kahvaltıda telefon, dışarı çıkarken telefon, eve dönünce yine telefon. En kötüsü de bazen ekranda yapacak hiçbir şeyi olmadığı halde uygulamalar arasında dolaşıp durmasıydı.
Selene Nomofobi Kelimesiyle Tesadüfen Karşılaştı
Bir akşam internette dolaşırken karşısına nomofobi hakkında bir içerik çıktı. Selene önce kelimeyi yanlış okudu. Hatta başka bir şey sandı. Sonra merak edip baktığında, kavramın cep telefonundan veya mobil bağlantıdan uzak kalmayla ilişkili yoğun kaygıyı anlatmak için kullanıldığını gördü.
“Aman herkes böyledir şimdi” diyerek sayfayı kapattı.
Yaklaşık üç dakika sonra yeniden açtı.
Çünkü yazıda anlatılan bazı davranışlar kendisine fazla tanıdık gelmişti.
- Telefonun şarjını sürekli kontrol etmek,
- cihaz yanında değilken huzursuz hissetmek,
- bildirim gelmediği hâlde ekranı açmak,
- internet bağlantısı kesildiğinde gereğinden fazla gerilmek,
- telefonu evde unutma düşüncesinden bile rahatsız olmak,
- uyumadan hemen önce ve uyanınca ilk olarak ekrana bakmak.
Selene listeyi okudukça yüzü değişmiş.
Çünkü beş tanesi değil, neredeyse hepsi vardı.
“Okurken biraz güldüm önce. Sonra dedim ki Selene sen bunun neredeyse tamamını yapıyorsun. Ama yine de telefonu bırakmadım tabi, elimde telefonla telefon bağımlılığımı okuyordum. Trajikomik bir şey.”
İzmir’te Sıradan Bir Gün Selene İçin Nasıl Değişti?
Asıl mesele birkaç hafta sonra ortaya çıktı.
Selene o sabah evden aceleyle çıkmıştı. Hazırlanması gecikmiş, bir taraftan çantasını topluyor bir taraftan aynaya bakıyordu. Telefonunu yatağın üzerinde bırakmıştı fakat o an bunun farkında değildi.
Apartmandan çıktı.
Bir süre yürüdü.
Sonra eli otomatik olarak çantasına gitti.
Telefon yok.
Diğer göze baktı.
Yok.
Ceketinin cebini kontrol etti.
Yine yok.
İşte o anda Selene’nin içinde gereğinden büyük bir telaş başladı.
Önce telefonu kaybettiğini düşündü. Sonra evde bırakmış olabileceği aklına geldi. Mantıken yapılacak şey basitti: eve geri dönüp telefonu almak.
Fakat Selene’nin yaşadığı his basit değildi.
Telefon Yanında Olmayınca Dünya Birden Sessizleşti
Selene yürürken cebine tekrar baktı. Telefonun orada olmadığını biliyordu ama insan bazen olmayacağını bildiği şeyi tekrar kontrol ediyor işte.
Bir dakika sonra yeniden baktı.
“Yok Selene, yok işte.”
Kendi kendine söylendi.
Sonra garip bir şeyi fark etti. Telefon olmadan ellerini ne yapacağını bilmiyordu.
Normalde bir yerde beklerken ekranı açardı. Yürürken mesajlara göz atardı. Birkaç dakika boşluk oluşsa sosyal medyada gezinirdi. Şimdiyse elinde hiçbir şey yoktu.
Bu durum ona inanılmaz uzun gelmeye başladı.
- Ya biri bana ulaşmaya çalışıyorsa?
- Telefon gerçekten evde mi kaldı?
- Ya yolda düşürdüysem?
- Mesaj geldiyse ne olacak?
- Birisi ararsa ulaşamaz.
- Eve dönsem mi?
- Niye bu kadar gerildim şimdi?
Son soru diğerlerinden daha önemliydi.
Niye bu kadar gerildim?
Telefonu birkaç saat yanında olmayacaktı sadece. Dünya durmayacaktı. Arkadaşları kaybolmayacaktı. Mesajlar silinmeyecekti. İnternet akşam da orada olacaktı.
Bunu biliyordu.
Ama bilmek başka, hissetmek başka oluyordu.
Selene Eve Dönmemeye Karar Verdi
Apartmandan çok uzaklaşmamıştı. İsterse geri dönüp telefonu alabilirdi. Hatta birkaç dakika sürerdi.
Tam geri dönecekti.
Sonra durdu.
“Hayır.”
Telefonu bilerek evde bırakmış gibi davranmaya karar verdi.
Bu karar ilk başta ona biraz saçma geldi. Kime neyi ispatlıyordu? Kimse ona telefonu alma dememişti. Ortada yarışma yoktu. Ama kendi davranışını merak etmişti.
Telefon olmadan birkaç saat geçirebilir miydi?
Yürümeye devam etti.
İlk yarım saat kolay olmadı. Bir şey gördüğünde fotoğrafını çekmek istedi. Eli çantasına gitti.
Telefon yok.
Bir arkadaşına bir şey yazmak istedi.
Telefon yok.
Saate bakmak istedi.
Telefon yine yok.
Bu üçüncüsünde kendi hâline gülmeye başladı.
“Saate bakmak için telefon arıyorum, mesaj için telefon arıyorum, fotoğraf için telefon arıyorum. Bir ara dedim ki ben bunu çanta değil organ gibi taşıyorum herhalde.”
Nomofobi Selene’nin Günlük Hayatına Ne Zaman Karışmıştı?
Selene o gün geçmiş birkaç ayı düşünmeye başladı. Telefon kullanımının arttığını aslında biliyordu. Fakat bunun günlük hayatının boşluklarını ne kadar doldurduğunu fark etmemişti.
Mesela bir arkadaşı kafeye birkaç dakika geç kaldığında Selene eskiden etrafa bakarmış. Şimdi hemen telefona giriyordu.
Otobüs beklerken telefon.
Kahve içerken telefon.
Televizyon izlerken bir taraftan telefon.
Hatta telefonla konuşması bittikten hemen sonra telefonu kapatmak yerine başka uygulamaya giriyordu.
Böyle bakınca gün içerisinde ekransız kalan boşluk neredeyse yoktu.
En Tuhafı Hayali Bildirimlerdi
Selene’nin dikkatini çeken başka bir alışkanlığı daha vardı. Bazen telefon titreşmemişken titreştiğini sanıyordu. Cebinden çıkarıp baktığında hiçbir bildirim olmadığını görüyordu.
Bazen de telefonu masanın üzerine ekranı aşağı gelecek biçimde bırakıyordu ama birkaç dakika sonra dayanamayıp çeviriyordu.
Mesaj yok.
Tekrar bırakıyordu.
Beş dakika sonra yine bakıyordu.
“Bir şey beklemiyordum ki zaten” diye kendi kendine söyleniyordu.
Fakat kontrol etme hareketi neredeyse otomatikleşmişti.
Telefonu yalnızca ihtiyacı olduğunda kullanmıyordu. Canı sıkıldığında, beklediğinde, biraz huzursuz olduğunda hatta ne yapacağını bilemediği küçücük anlarda bile eline alıyordu.
Şarj Yüzde 9: Selene’nin Küçük Kıyameti
Telefonu evde bıraktığı olaydan birkaç gün sonra başka bir akşam yaşandı. Selene dışarıdaydı ve telefonunun şarjı yüzde 9’a düştü.
Eskiden olsa hemen şarj cihazı arardı.
Yine aradı tabi.
Bu kadar kolay değişmiyordu.
Çantasına baktı, powerbank yoktu. Şarj kablosunu da evde bırakmıştı.
Yüzde 8.
Selene ekran parlaklığını kıstı.
Yüzde 7.
Arka plandaki uygulamaları kapattı.
Yüzde 6.
“Sanki yoğun bakımda hasta bekliyorum” diye kendi kendine kızdı.
Telefon çalışıyordu. Acil bir görüşmesi yoktu. Eve gitmesine de çok kalmamıştı. Buna rağmen pil göstergesindeki küçücük sayı ruh hâlini değiştirmişti.
İşte Selene o akşam, sorunun cihazın kendisinden çok cihaza yüklediği güven hissiyle ilgili olabileceğini düşünmeye başladı.
Trans Selene Telefonsuz Yaşamaya mı Karar Verdi?
Hayır.
Selene’nin hikâyesi “telefonu çöpe attı ve doğaya döndü” gibi bitmedi.
Zaten böyle bir şey istemiyordu.
Telefon onun arkadaşlarıyla iletişim kurduğu, yol tarifi aldığı, fotoğraf çektiği, müzik dinlediği ve günlük işlerini hallettiği kullanışlı bir araçtı.
Onun değiştirmek istediği şey telefonun varlığı değil, telefonun yokluğunun kendisinde oluşturduğu gereksiz telaştı.
Bunun üzerine kendisine bazı küçük kurallar koydu.
- Sabah uyanır uyanmaz sosyal medyaya girmemeye çalışacaktı.
- Yemek yerken telefonu sürekli masanın üzerinde tutmayacaktı.
- Her bildirim sesinde anında ekrana bakmak zorunda olmadığını kendisine hatırlatacaktı.
- Evde kısa sürelerle telefonu başka odada bırakacaktı.
- Şarj belirli bir seviyenin altına düştüğünde paniğe kapılmak yerine gerçekten ne kadar ihtiyaç duyduğunu düşünecekti.
- Arkadaşlarıyla sohbet ederken telefonu mümkün olduğunca eline almayacaktı.
İlk gün pek başarılı olmadı.
Telefonu başka odaya bıraktıktan yedi dakika sonra gidip aldı.
İkinci denemede on beş dakika dayandı.
Üçüncüde süreyi takip etmeyi unuttu.
Asıl güzel olan da buydu belki.
İzmir’te Bir Kahve Masasında Gelen Farkındalık
Bir gün Selene bir arkadaşıyla oturuyordu. Telefonunu çantasında bırakmıştı. Sohbet uzadı. Kahveler geldi, sonra birer tane daha söylediler. Bir ara Selene saat kaç diye sordu.
Arkadaşı saate baktı.
Yaklaşık iki saat geçmişti.
Selene şaşırdı.
İki saate yakın telefona bakmamıştı.
Daha önemlisi bunu yapmak için kendisini zorlamamıştı. Sohbete dalınca telefonu unutmuştu.
“İşte o gün anladım. Telefonu bırakmaya çalıştığım zaman sürekli telefonu düşünüyorum. Ama gerçekten başka bir şeyle ilgilendiğimde zaten aklıma gelmiyor. Benim boşluklarla biraz problemim varmış galiba.”
Gece Telefonu Yatağın Yanından Uzaklaştırmak En Zoruydu
Selene için en zor alışkanlık geceydi.
Telefon yıllardır yatağın hemen yanındaydı. Alarm olarak kullanıyordu, doğru. Fakat alarm dışında da uyumadan önce uzun uzun ekranı kaydırıyordu.
“Son bir video.”
Arkasından bir tane daha.
“Şuna da bakayım.”
Sonra mesaj.
Sonra başka bir uygulama.
Bir bakıyordu yarım saat geçmiş.
Bir gece telefonu yatağın uzağındaki masaya bıraktı.
Beş dakika sonra kalkıp aldı.
Ertesi gece tekrar denedi.
Bu defa masada kaldı.
Selene uyuyamadığını düşündü. Sağa döndü, sola döndü. Telefonu almak istedi fakat kalkmadı.
Bir süre sonra uyumuş.
Sabah gözlerini açınca ilk yaptığı şey yine telefona bakmak oldu.
“O kadar da değişmedik” diye güldü.
Nomofobi Çağımızın Sessiz Alışkanlıklarından Biri mi?
Selene’nin hikâyesini ilginç yapan telefon kullanması değildi. Çünkü artık telefon gündelik yaşamın sıradan parçalarından biri. Asıl dikkat çekici nokta, cihazın yanında bulunmamasının onda oluşturduğu yoğun huzursuzluktu.
Telefon bazen yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkabiliyor. İnsan onunla oyalanıyor, yalnızlığını bastırıyor, bekleme sürelerini dolduruyor, can sıkıntısından kaçıyor ve sürekli bir şeyler olup olmadığını kontrol ediyor.
Selene de bunu fark ettiğinde telefon kullanımına savaş açmadı.
Sadece araya biraz mesafe koymaya çalıştı.
Her boşluk doldurulmak zorunda değildi.
Her mesaj saniyesinde cevaplanmak zorunda değildi.
Her titreşim önemli değildi.
Hatta bazen hiçbir şey yapmadan birkaç dakika oturmak da mümkündü.
“Telefon benim işimi kolaylaştıracak. Ben bütün gün telefonun ne yaptığını kontrol etmeyeceğim.”
Bir Gün Telefon Yine Evde Kaldı
Aradan zaman geçti.
Selene bir sabah yeniden evden çıktı. Birkaç sokak yürüdükten sonra tanıdık hareket geldi.
El çantaya gitti.
Telefon yok.
Durdu.
Çantanın diğer bölümüne baktı.
Yine yok.
Bu kez yüzünde telaştan çok hafif bir gülümseme belirdi.
“Yine başladık.”
Telefonun evde olduğunu hatırladı.
Geri dönmesi gerekiyordu çünkü o gün gerçekten birkaç görüşme yapacaktı. Dolayısıyla eve dönüp telefonunu aldı.
Fakat önceki olaydan farklı bir şey vardı.
Koşmadı.
Paniklemedi.
Dünyanın birkaç dakika içerisinde başına yıkılacağını düşünmedi.
Sadece eve yürüdü, kapıyı açtı, telefonu yatağın üzerinden aldı ve tekrar çıktı.
Küçücük bir değişiklikti.
Ama Selene fark etti.
Selene’nin Nomofobiyle Kavgası Bitmedi
Bugün hâlâ telefonu çok kullandığını kabul ediyor. Bazen sosyal medyada gereğinden fazla vakit geçiriyor. Bazen mesaj gelmediği hâlde ekranı açıyor. Hatta arada telefonun şarjı yüzde 15’e düşünce eski telaşı yeniden geliyor.
Sonra kendi kendine gülüyor.
“Yüzde 15 Selene, kıyamet değil.”
Telefonu cebine koyuyor.
Birkaç dakika sonra bazen yine çıkarıyor tabi.
Çünkü alışkanlıklar makale okudun diye ertesi sabah kaybolmuyor.
Onun hikâyesinde değişen şey kusursuz bir dijital disiplin kazanması değildi. Daha çok, ne yaptığını fark etmeye başlamasıydı.
Çağımız Sorunu Nomofobi Selene’ye Ne Öğretti?
İzmir’te yaşayan Trans Selene için nomofobi meselesi telefonunu tamamen hayatından çıkarmakla sonuçlanmadı. Aksine telefon hâlâ yanında. Fotoğraf çekiyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, müzik açıyor, yol tarifi kullanıyor.
Fakat artık bazen telefonu çantasına koyup gerçekten orada bırakabiliyor.
Kahvesini içerken karşısındaki insanı dinliyor.
Yürürken her iki dakikada bir bildirim kontrol etmiyor.
En azından her zaman etmiyor.
Bir akşam İzmir’te eve doğru yürürken telefonunun şarjının yüzde 4 olduğunu fark etmiş.
Eskiden olsa hemen priz arardı.
Ekrana baktı.
Yüzde 4.
Telefonu kilitledi.
Çantasına attı.
“Eve kadar dayanmazsan dayanma.”
Sonra yürümeye devam etti.
Telefon eve varmadan kapandı.
Selene de hiçbir şey olmadığını gördü.
Ne şehir durmuştu, ne arkadaşları kaybolmuştu, ne hayat elinden kaçmıştı.
Eve girdi. Telefonu şarja taktı ve hemen açmak yerine kendisine bir kahve yaptı.
Belki on dakika sonra cihaz yeniden açıldı.
Selene ekrana baktı.
Üç bildirim vardı.
Hiçbiri acil değildi.
“Eskiden telefon kapanınca sanki dünyadan kopmuşum gibi gelirdi. Şimdi bazen dünya ile telefonun aynı şey olmadığını hatırlıyorum. Telefon kapanıyor sadece. Hayat kapanmıyor.”
Belki Trans Selene’nin nomofobi hikâyesinin en sade özeti de buydu.
Telefon hâlâ cebindeydi.
İnternet hâlâ hayatındaydı.
Bildirimler hâlâ geliyordu.
Ama her titreşim Selene’yi yönetmek zorunda değildi.
Çağımızın küçük ekranı aynı kalmıştı; değişmeye başlayan, Selene’nin o ekrana verdiği önemdi.